SİZLERDEN GELEN MEKTUPLAR
Sevgili Kardeşim;
Mektubuma başlarken önce Tanrı selamlarımı sunarak hasret ve hürmetle ellerinden öperim. Nasılsınız, inşallah sıhhatiniz iyidir. Ablam hanıma selam ve hürmetlerimi sunar, sıhhat ve afiyetler dilerim.
Mektuplarımızın ekserisi böyle başlar, kimileri çok havadisli kimileride sade yazmayı tercih ederdi. Okununca kimileri ağlatır, kimileri güldürür kimileri hiç unutulmaz anıları tazeleştirir. Bazıları sevince boğar, düşündürür duygularımızı devamlı ayakta tutardı.
Mektup deyip geçme…. Köyümüzün gurbetçisi çok olduğundan her evin bir mektup bekleyeni olurdu. Kimilerinin annesi, kimilerinin sevgilisi, kimilerinin kardeşi, bacısı. Mektup yolu gözleyen özlemini mektupla paylaşan nice gözü yaşlı insanlar olurdu. Hele ayda yılda bir gelen asker mektuplarını okumak, cevap yazmak o günlerin en heyecanlı olaylarıydı.
Bu zamandaki gibi iletişim araçları yoktu. Günümüzde iletişim çok kolay ve hızlı. Bir tuşa basınca Dünya ile görüşebiliyorsun ama mektubun sıcaklığı, kalıcılığı ve duygusu hangisinde var? Hangisi mektup kadar özel, öğretici insanın içini kaynatan o hissi verebiliyor.
Mektup o zamanlar çok özel olduğu için yazan insanlar okurken yazarken hata yapmamaya çalışır, kalemine kağıdına, divitine sahip çıkar her daim bir köşede hazır bulundururdu. Gurbetten mektubu gelenler geçim sıkıntısını unutur, hastalar iyileşir evlere huzur dolardı.
Durup dururken bu mektup meselesi de nereden çıktı diyenleriniz olabilir. O yokluk ve imkansızlık günlerimizde nasıl haberleştiğimizi bir nebze anlatmaya çalışacağım. Malum o zamanlar herkes okuma yazma bilmiyor. Babam Neşet dayı hem eski Türkçeyi hem de yeni Türkçeyi bildiği için komşular mektup okutmaya ve yazdırmaya bize gelirlerdi.
Komşulardan birinin oğlu askere gitmiş aylardır haber yok. Anne, Baba, hanım tüm aile günlerdir yol gözlemekte. Nihayet bir gün şehre gidenler akşama dönerler ve eve bir mektup bırakırlar. Evde bir telaş bir sevinç, mektup ellerinde sokaklarda okutturacak birini arıyorlar. Biz çocuklar sokaklarda oynuyoruz bize getirdiler, - Yok biz bunu okuyamayız bu el yazısı dedik. Çare kalmamıştı Neşet dayı gevül de O’nun gelmesi beklenecekti. Akşam oldu herkes geldi Neşet dayı gelmedi. Davar, sığır gelmiş kimin umurunda gözler yollarda. Neşet dayı eşeğe ot yüklemiş, kendiside yorgun eşekte. O sırada biri bağırdı Neşet dayı geliyor. Gelir gelmez mektup Neşet dayının eline tutuşturuldu. Mektup ayaküstü birkaç kez okundu, kimi sevindi, kimi sevincinden ağladı.
Aradan bir hafta geçmeden tüm aile ellerinde kalem kağıt bize oturmaya geldiler. Neşet dayı; Niye zahmet ettiniz bizde kalem kağıt vardı. Ekmek tahtası ocak başına konuldu, evdeki tek çıra da tahtanın üstünde müsait bir yere koyuldu. Neşet dayı önce selamdan başlayarak olan biteni anlattı ve yazdıklarını okudu. Daha ne yazalım diye sorunca; Falanın kızı gelin oldu, falanca nişanlandı, halan çok hasta dediler. Neşet dayı bunları yazmayalım dedi ve mektubun boş kalan yerine babası askerde iken doğan Ayşe’nin elini çizdiler ve içine güzel güzel maniler yazdılar pek hatırlamıyorum ama sadece “mektup benden selam götür babama ” yı hatırlıyorum. Mektup bitti zarfa koyuldu, adres yazıldı yarın şehre giden olursa gönderilecekti. Bir mektup bir aileyi bu kadar mı mutlu ederdi sevindirirdi. Teşekkür edildi, helallleşildi ve kalktı gittiler.
Bir zamanlar insanları sevindiren, hüzünlendiren, mutlu eden mektuplar artık tarih olmaya başladı. Bizler gibi orta yaşın üstündekiler için ise güzel birer anı olarak yaşayacaklar.
İşte o anılardan bir örnek, tarih 30.04.1972
Diğer Mektup İçin TIKLAYINIZ